
Çocuklar Barış Sürecinde: Dünya'dan İlham Veren Örnekler!
Türkiye'de "Terörsüz Türkiye" söylemiyle yürütülen süreci "Barış ve Demokratik Toplum" olarak adlandırmak isteyen biz çocuk hakları savunucuları, çocukların barış süreçlerindeki rolünü derinlemesine incelemeyi hedefliyoruz. Bu yazı dizisinde, çocukların neden bu süreçlere dahil olması gerektiği, dünya üzerindeki Hakikat Komisyonları'ndaki çocuk katılımı ve eğitim müfredatındaki değişimler gibi konuları ele alacağız. Amacımız, bu alandaki mücadelelere katkı sağlamak ve barışın herkesi etkileyen bir konu olduğu bilinciyle, çocuk hakları örgütlerinin bu konudaki sessizliğine dikkat çekmektir.
Çocukların Barış Süreçlerine Dahil Edilmesi Neden Önemli?
Çocukların barış süreçlerine katılımını savunmak, onların korunması gerektiği düşüncesiyle çelişebilir. Ancak, bu kaygı yeni değil. 1990'larda Güney Afrika'daki geçiş dönemi adaleti sürecinde de benzer endişeler yaşanmış, ancak daha sonra Sierra Leone'de çocukların sistematik önlemlerle dahil edilmesine karar verilmiştir. Bu süreçte, çocuklarla aynı masaya oturularak temel ilkeler belirlenmiştir.
Çocukların edilgen bir şekilde korunması yaklaşımı, onların politik birer özne olarak görülmemesinden kaynaklanır. Siyasi iktidarlar, çocukları bazen terörist, bazen masum olarak tanımlayabilirler. Carl Schmitt'in "istisna hâlini ilan eden odur" tanımıyla, siyasi iktidarlar çocukluğun sınırlarını çizebilir ve ideolojik aygıtlarla bunu toplumsal kabule dönüştürebilirler. Çocukluk, siyasi iktidarların makbul bulmadığı bir siyasal alan talebinde bulunduğunda cezalandırılabilir.
Siyasi iktidarlar, çocukları koruma söylemi altında aslında onları siyasal öznellikten arındırır. Çocuk, ‘geleceğin vatandaşı’ olarak değil, ‘yönetilmesi gereken bir nüfus’ olarak görülür.
Günümüzde çocukluğa atfedilen anlamlar daha didaktik, edilgen ve korumacıdır. Bu çerçeve, barışın konuşulduğu masayı yetişkinlere armağan eder ve çocukları bu süreçten dışlar.
Dünya Çocukları Barış İçin Ne Diyor?
Yetişkin dünyası, çocukları kendi politikalarının ve değer ölçütlerinin çerçevesinde tanımlar ve yaşadıkları zararları da bu ölçütler kadar ciddiye alır. Oysa çocuklar, savaşın ve barışsızlığın sonuçlarını en derin biçimde hisseden toplumsal gruplardan biridir. Bu etki düzeyleri üç temel kategoride ele alınabilir:
- Mağduriyet: Çatışma ve savaş koşullarından doğrudan zarar gören, fiziksel, psikolojik ve sosyal travmalar yaşayan çocuklar.
- Tanıklık: Çatışmalara, milliyetçi ideolojilerin ürettiği düşmanlık söylemlerine ya da şiddetin medyatik temsil biçimlerine tanık olan çocuklar.
- Taraf Olma: Çeşitli biçimlerde savaşın veya barışın öznesi haline gelen, kimi zaman ideolojik, kimi zaman toplumsal baskılarla bir “taraf” konumuna yerleştirilen veya taraf olmayı seçen çocuklar.
Ancak bu üç konumun hiçbiri, çocukların barış süreçlerinde özne olarak yer almalarını sağlamaz. Barış, hâlâ yetişkinler tarafından konuşulan, planlanan ve tanımlanan bir gündemdir. Çocuklar bu süreçte ya korunması gereken “mağdurlar” ya da “geleceğin barış elçileri” olarak sembolleştirilir; ancak şimdinin özneleri olarak kabul edilmezler.
Barış Kültürü Nasıl İnşa Edilir?
Gerçek bir barış kültürü, çocukların yaşam deneyimini “gelecek için yatırım” olarak değil, “şimdiki zamanda hak ve özne olma” hali olarak tanıdığında kurulabilir. Bu, Freire’nin özgürleştirici pedagojisinin ve Kuçuradi’nin insanın özgün değerine dayalı etik anlayışının kesişim noktasında durur. Barış, çocukların kendi hikâyelerini anlatabildiği bir dünyada mümkündür.
Çocukların özneleşmesinin ilk adımı, onların sesini yalnızca “duymak” değil, sözü tanımaktır. Freire’nin ifadesiyle özgürleşme, “kendi dünyasını adlandırma” kudretidir. Çocuklar, kendilerini ilgilendiren karar süreçlerinde yalnızca danışılan değil, sürece katkı sunan, karar veren aktörler olmalıdır. Bu, sembolik “çocuk katılımı” değil, kararların gerçek içeriğini etkileyen nitelikli katılım biçimlerini gerektirir. Bu, “çocuklar da konuşsun” değil, “çocuklar olmadan karar eksiktir” yaklaşımıdır.
Çocukların özne konumunu güçlendirmek, onların deneyimini pedagojik veya moral ölçütlerle değil, kendi özgün bağlamında değerlendirmek anlamına gelir. Bu, çocuğun sözünü “çocuksu” diye küçümsememek; onun duyarlılığını “duygusal” diye değersizleştirmemek demektir.
Sonuç olarak, çocukların barış süreçlerindeki rolü, onların sadece mağdur veya geleceğin elçileri olarak görülmesinin ötesine geçmelidir. Onların deneyimleri, fikirleri ve katılımı, gerçek ve sürdürülebilir bir barışın inşası için vazgeçilmezdir. Çocukların özne olarak kabul edildiği, seslerinin duyulduğu ve dikkate alındığı bir dünya, barışın mümkün olduğu bir dünyadır.











